Tanır mısınız bilmiyorum…
Ben tanımıyorum…
Arada bir televizyon ekranlarında görüyorum…
Tıp doktoruymuş!
Okumuş adam yani…
Radyoloji ve fizyolojinin yanında herbokolojiden de anlayan bir arkadaş!
Adı Oytun…
Soyadı Erbaş…
“Gazetecilik bir meslek değildir, popüler kültürün ürünüdür” demiş…
Bu söylediğiyle yetinmemiş, Tıp doktoru olmasına rağmen, “ben de gazeteciyim” safsatasında bulunmuş!
Ve fakat, “bende gazeteciyim” demesine hak vermiyor da değilim…
Niye mi?
Bırakın mühendisi, doktoru, dirsek çürütmüşü, bu ülkede sokakta kağıt, şişe, boş teneke toplayan birisi bile kendisine “duayen gazeteci” yakıştırması yapıyorsa, Oytun Erbaş’ın “ben de gazeteciyim” demesine niye kızıyoruz ki?
Okumuş adam ve doktor olmuş…
Bu memlekette adını soyadını yazamayan, iki kelimeyi bir araya getiremeyen, cümle kuramayan deyyus-u ekberlere “duayen” deniyor!
Şu da var; bu deyyusları, kendi çıkarları için kullanan, bunlara paye veren, bizim mahalleye sokan, gözü başı oynayanların da, en az bu deyyuslar kadar, bu mesleğe zarar verdiklerini unutmamak lazım!
Yıllar önce “Bizim meslek!” başlıklı bir yazı yazmıştım…
Oytun Erbaş’ın, “gazetecilik meslek değildir” lakırdısına denk gelince, bu yazımı sizlerle yeniden paylaşmak istedim.
xxx
BİZİM MESLEK!
Bizim meslek,yani gazetecilik enterasan bir meslek...
Bir o kadar da cazibesi olan bir meslek...
Öyle ya da böyle her gün gündemdeyiz...
Gazetelerle gündemdeyiz...
Manşetlerle gündemdeyiz...
Makalelerle gündemdeyiz...
Spor sayfalarıyla gündemdeyiz...
3. sayfa haberleriyle gündemdeyiz...
İlanlarla gündemdeyiz...
xxx
Dünyayı bilmem ama, Türkiye'de en zor, ama “en kebap!” zannedilen ya da “en kolay” yapılan mesleklerden birisidir yaptığımız iş...
Yani gazetecilik...
Böyle olunca da gazeteciliğe karşı acayip bir aşk ve arzu olur...
xxx
Gazeteci yazdıklarıyla eleştirilir...
Tabi ki yaz(a)madıklarıyla da!
Yazdıklarımız bir tarafa da, yaz(a)madıklarımızla kurşun, pardon eleştiri yağmuruna tutuluruz...
“Senin yerinde ben olacam ki, neler yazarım neler” göndermeleri de işin bir başka fantazisi...
xxx
Sedirler'den 3-5 eski arkadaş Bedesten içinde odun ateşinde çay yapan bir esnaf çay ocağında laflıyoruz...
Konu malum...
Referandum, Recep Tayyip Erdoğan, Kemal Kılıçdaroğlu...
Araya 1-2'de Konyaspor sıkıştırıyoruz...
Bazıları gazetelere sallıyor, bazıları televizyonlara...
Hele biri var ki, kuramadığı her cümlenin sonunda lafı, “ben olsam neler yazarım”a getiriyor...
“Yahu bu meslek öyle sizin bildiğiniz veya sizin gördüğünüz gibi değil. Bu mesleğin incelikleri, kuralları, etik değerleri var. Her aklına eseni, her düşündüğünü yazamazsın” diyerek, kendimce itiraz ediyorum...
Anlamamakta direniyor...
Dümbüllü...
“Ben olsam”dan başka bir şey bilmiyor...
Papağan gibi kitapsız...
Hep aynı şeyi tekrarlıyor...
“Sen doktorluk veya avukatlık yapabilir misin?” diye soruyorum “Dümbüllü”ye, “yapamam” diyor...
“Peki gazeteciliği nasıl yapacaksın” diyorum, “okuma-yazma biliyorum ya, yetmez mi” diyor...
Bir de ayar veriyor buruşuk...
Bir sefere mahsus yazmakla yetinmiyor...
Köşe de istiyor...
Emrin olur Dümbüllü!
Gazete senin...
“Sen şimdi maaş filan de istersin” diyorum...
“Gerek yok, sarı kart verin yeter, hiç olmazsa maçlara bedava girerim” diyor, yayvan yayvan...
Baktım olacak gibi değil, garsonu çağırdım, çay paralarını ödedim ve öderken de, “bu kadar yazar-çizerin içinde benim gibi cahilin ne işi var” diyerek ayrıldım oradan...
Sonra, Aşık Düçari'nin, “Cahilde boş söz çok olur, kendisini derya bilir” sözleri geldi aklıma...
Adam haklı ve çok doğru bir laf etmiş...
Dümbüllü de boş söz çok, ama, gel gelelim kendisini Hıncal Uluç zannediyor!..
xxx
Mesleğimizin geldiği durum bu...
Okur yazarlığı olan herkes kendince, yani bizim Dümbüllü gibi, gazeteci adayıdır...
Okumayı çok sevmeyiz, ama yazma da üzerimize bir millet daha tanımam...
Duvarlara yazarız...
Tuvaletlere yazarız...
Asfaltlara yazarız...
Kamyon arkalarına yazarız..
Bıkmadan, usanmadan yazarız...
Hayatımız yazmak!
Ama, okumaya gelince; okumayız...
Okumada üçüncü dünya ülkelerinden daha gerideyiz...
5 Nisan 2017 verilerine göre, Tanzanya, Ruanda, Nozambik, Nabibya'dan bile gerideyiz...
Ayranımız yok içmeye, tahterevanla gideriz sı...maya...
Okumayız, ama yazarız!
Dümbüllü de dahil, herkesin içinde bir aşk, bir arzu var, gazeteciliğe karşı...
“Twitter”da, “Facebook”da, “Instagram”da var, gazetede de niye olmasın?
İlle orada da olacak...
Kaçarı yok...
xxx
Bu meslek hangi ara bu hale geldi?
Karşı mahalleden gelenlerle, bunlara izin verenler, gazeteciliğin boynuna yağlı ilmiği geçirdiler...
Şimdi bir “Cellat” bekleniyor...
Sandalyeye tekme atacak.
xxx
Bu yazıyı 2017’de, yani 9 sene önce yazmışım…
Değişen hiçbir şey yok…
Bu ülkede fırıldaklar! olduğu müddetçe, dümbüllülerin gazetecilik iştahı her geçen daha çok kabarır…
Yaklaşık 10 senedir İstanbul medyasının içindeyim, futbolu bıraktıktan sonra yazarlığa başlayan, ama yazılarını da gariban emekçilere yazdıran anlı-şanlı futbolcu eskilerini biliyorum!
Bugün bile aramızda yazar-çizer, yorumcu olarak dolaşan bir sürü futbolcu eskisi, hakem eskisi var…
İşini iyi yapanlara saygım var…
Ama, iki kelimeyi bir araya getiremeyen, ismini dahi yazamayan Cigulilere de ne sevgim olur ne de saygım.